Cinsel Rol Ve Kimlik-Çok Kültürlü Seks


CİNSEL ROL VE KİMLİK 

Cinsel İstek 

Toplumumuzda erkeklerin seks peşinde koştukları kabul edilir. Arkadaşlığı başlatmanın, kur yapmanın, hatta cinsel ilişki kurma isteği içinde saldırganlaşmanın, erkeğin rolü olduğuna inanılır. Ama örneğin New Meksiko’daki Zuni yerlileri için durum farklıdır. İlk hareket kadından gelir. Geleneksel olarak Zuni erkeği, zifaf gecesini korku içinde titreyerek bekler. Trobriand Adaları’nda da kadın etkendir. Antropolog Bronizlaw Malinowski bu konuda şöyle der: 

“Genel olarak, kaba ihtirastan söz edersek, kadının daha etken olduğunu görürüz”. 

Aile 

Toplumumuzda, kadını otomatik olarak anne olmaya hazırlayan kuvvetli bir annelik içgüdüsünün, kadının içinde olduğu kabul edilir. Ama Güney Denizi’ndeki bazı adalarda çocuklarla sadece erkekler oynar. 

Trobriand Adaları’nda çocuk büyütme ile ilgili bütün işler, babadan beklenir. Bebeği yıkamak, doyurmak, şefkat gösterip, kucağında gezdirmek babanın görevidir. 

Avustralya yerlileri için baba öylesine önemlidir ki; hamilelik sırasında baba ölmüşse, anne, yeni doğanı ölüme terk eder. 

Duygular 

Toplumumuzda erkeğin duygularını kontrol altında tutması beklenir. Erkekler, hislerini saklarlar; canları acıyınca veya hüzünlenince ağlayamazlar. Ama, İran’da duygusuz, duyarsız ve sezme yeteneğinden yoksun erkekler, anormal ve güvenilmez olarak tanımlanırlar. İran erkeği, geleneksel olarak, şiiri mantığa yeğler. Arkadaşlar, toplum içinde birbirini kucaklayabilir, el ele tutuşabilir (böyle bir yakınlık bizim toplumumuzda kadınlara yakıştırılır), kadınlardan ise; pratik ve serinkanlı olmaları beklenir. 

Güzellik

Toplumumuzda kadınlar; makyaj malzemeleri, parfümler, mücevherat ve şık giysilerle erkeğe cazip görünmeye uğraşırlar. Güneybatı Pasifik Okyanusu Adaları’nda ise; çiçekler takan, kokular süren erkektir. Yeni yetme delikanlılar, tören giysilerini giyip süslendikleri, parfümler sürdükleri zaman, öylesine tahrik edici olduklarına inanılır ki, kadınlar onları baştan çıkartmasın diye, büyükleri tarafından yalnız bırakılmazlar. 

İş ve Meslek 

Toplumumuzda aileyi koruma ve ekmek parasını kazanma görevi, özellikle erkeğe verilmiştir. Kadınların ise; örneğin, bir fizik laboratuarında çalışmak için güçsüz ve narin olduğu iş hayatında, başarılı olacak kadar kavgacı olmadıkları savunulur. Ama bazı Afrika ülkelerinde, örneğin Sengal, Gambia ve Kenya’da en ağır çiftlik işlerini kadınlar yapar. Hatta bu ülkelerde bir erkek, o gün ağır bir iş yapmışsa, “Kadın gibi çalıştı” denir. 

Batı toplumlarında, yakın zamanlara kadar kadınların bir meslekte başarılı olmaları beklenmezdi, onlar için en iyi işin, evlenmek ve aile sahibi olmak olduğu düşünülürdü. Nijerya’da ise; bir kadının bir sanat öğrenmesi veya ticaretle uğraşması olağandır. Yoruba Yerlileri’nde bir kız, geçimini sağlamadan evlenmeye hazır sayılmaz. Sonuç olarak dünyanın üçte ikisinde ticaret, kadınların yönetimindedir. Bu örnekler, iş ve meslek konusunda kadın ve erkek arasında kesin bir bölünmenin olmadığını gösteriyor. 

Toplumumuzda çocuklar “kim” olacaklarını ve “neye” benzeyeceklerini çok çabuk öğreniyorlar. Dört yaşındaki çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada, çocuklardan çoğunun iki cinsiyet için yapılmış oyuncakları doğru bir şekilde ayırabildikleri görülmüştür. 

Çocukların kız veya erkek olarak sosyal rollerini öğrendikleri ilk yer yuvalarıdır. Sonra okul, bu ilk bilgileri kuvvetlendirir. Yıllardır, okutulan ders kitapları, kadın ve erkeği kalıplaştırmıştır. 1970′lerde Kaliforniya’da okutulan bir kitapta, yuva ile ilgili 18 öyküden 12′sinde, anne önlüklü resmedilmiştir ve görevlerinin yemek pişirmek, dikiş dikmek, bulaşık yıkamak veya ütü yapmak olduğu belirtilmiştir. Baba ise genelde işten eve dönerken resmedilmiştir. 

Daha büyük öğrenciler için hazırlanan ders kitaplarında da durum farklı değil. Kadınların çalıştığı belirtilse bile, bu; sekreterlik, öğretmenlik, garsonluk veya kütüphane memurluğu gibi geleneksel mesleklerle sınırlandırılmıştır. Buna karşın erkeklerin, her tür işi yapmaya uygun olduğu izlenimi verilmektedir. 

Kızların, okulda erkeklere oranla daha başarılı olduğu, genel olarak bilinir. Bunun bir nedeni, buluğ çağından sonra hormonlarında meydana gelen değişiklikler olabilir. Ama, Ann Oakley, bunu başka türlü açıklıyor: 

“Bu, büyüyünce oynayacakları role alışmaya başladıkları çağdır. Erkek rolünde başarı, kadın rolünde ise rahatlık hedeflenmiştir”. 

Yapılan araştırmaların sonucunda kızların, erkeklerle yarışarak eğitimlerine devam ederlerse, dişiliklerini ve sevimliliklerini yitirmekten korktukları anlaşılmıştır. Ayrıca, yüksek kişisel başarının, geleneksel ev kadını imajı ile ters düştüğüne inanılır. 

Toplumumuzdaki delikanlılar da cinsel kimlikleri kalıplaşarak büyürler. Birçok erkek çocuğu, ev ortamında saldırgan davranışlara ve oyunlara yüreklendirilir. Futbol ve hokey gibi sporlar, şiddet duygusunu güçlendirir. Ergenlik çağındaki erkek çocukları, tehlikeli ve toplum dışı olaylara cesaretle girebilirler. Bu nedenle, genç erkekler arasında cinayet ve yaralama oranı yüksektir. 21 yaşında ölen gençlerin %68′i erkektir. Daha ileri yaşlarda da ne pahasına olursa olsun, başarma zorunluluğunun getirdiği stres yüzünden, kalp krizi ve felç riski erkeklerde, kadınların iki katıdır. 

Özellikle maço erkekler, her türlü insani ilişkiyi bir yarışa çevirirler. İş, oyun ve seks hayatı daha yüksek puanlar alabilecekleri ortamlardır. Hatta daha kötüsü, adeta savaş alanlarıdır: 

“Cinsel ilişki sadece şahane ve mükemmel bir şey değil, aynı zamanda öldüren bir şeydir. İnsanlar yatakta birbirlerini öldürürler” 

Norman Mailer 

Güney Denizleri’ndeki adalara ilk gelen Hıristiyan misyonerler, buradaki yerli halkın nasıl cinsel ilişkiye gireceklerini tam olarak bilmediklerini gördüler. 

Sabırlı misyonerler, Amerikan yerlilerine, cinsel birleşme için en doğru pozisyon olarak, erkeğin yukarıda, kadının ise altta olduğu pozisyonu öğrettiler. Bu, hem görüntü olarak erkeğin üstün olduğu fikrini yansıtmaktadır, hem de ancak üreme faaliyetine yetecek kadar az cinsel tahrike yol açmaktadır.

Cinsel davranışlar, bir toplumun genel yapısı ve diğerleri hakkında iyi bir fikir verir. Örneğin; Samoa halkı, misyoner pozisyonunu kullanmaz. Onların kültüründe, kadın ve erkek, Avrupalı hemcinslerine oranla daha eşittir. Eşitliğe inanıyorlarsa, kadın niye hep altta kalsın? 

Bu pozisyonda, kadın, erkeğin ağırlığı altında ezilirken rahat hareket edemez. İki cins de serbestçe aktif olabilse ve daha çok zevk alıp, daha çok zevk verebilse daha iyi olmaz mı? Ayrıca cinsel ilişki kurmanın asıl maksadı bu değil mi? 

Bu, nerede olduğunuza bağlıdır. Cinsel ilişkiler, sosyal ilişkilerle şekillenmiştir. Erkek ve kadının karşıt olarak kabul edildiği kültürlerde genellikle iki cinsel kod vardır. Bu çifte standart, iki cins arasındaki güç dengesinin hangi yönde ağır bastığını göstermektedir. 

Arap dünyasında, erkek tarafı ağır basmaktadır. Araplar, kadınların cinsel yönlerinin daha kuvvetli olduğuna inanmalarına karşın, zengin bir erkeğin dört kadınla evlenmesine izin verirler. Böylece, birçok toplumsal gerginlik meydana gelmiş olur. 

Erkekler, kadının cinselliği kontrol altında tutulmazsa, oluşturdukları toplumun ve aile yapılarının bozulacağından korkmaktadırlar. 

Sonuç olarak, Arap kadını tamamen tecrit edilir. Hatta, yer yer amaçla bazı yollar kullanılmaktadır: 

Klitorektomi: Kadın sünneti. Bu uygulamada genç kızların klitorisi kısmen veya tamamen yapılan bir ameliyatla alınır. 

İnfibulasyon: Kadın cinsel organındaki dış dudaklar birbirine dikilmekte, böylece meşru olmayan cinsel ilişkiye engel olunmaktadır. Yakın tarihlere kadar, Arap kadınlarının tahminen %90′ı, cinsel duyarlılıklarını yitirmeleri için sünnet edilirdi. Bir Sudan kaynağından, bu işlemin faziletleri şöyle açıklanmıştır: 

“Kadın sünneti, kadınları seksin kölesi olmaktan kurtarır, onların asıl kaderi ve görevi olan anneliği tam olarak yerine getirmelerini sağlar”. 

Cinsel bir organın köreltilmesinin psikolojik etkileri de görülür. İngiltere’de Viktorya çağında kadınlar, cinsel yaşantılarına karışılmasına tepki olarak, ülke çapında sekse karşı ilgisizleştirirler. Zamanımızın ünlü doktorlarından William Acton’un bu konudaki fikri şöyle: 

“Kadınların çoğu cinsel konularla fazla ilgili değillerdir. Erkekler bu konuya daima düşkündür, kadınlar ise ara sıra… Yuva sevgisi, çocuk sevgisi ve ev işleri onların tek heyecanlarıdır…”. 

Bu tepki kampanyasının sonunda, seks konusundaki cehalet, öylesine inanılmaz boyutlara ulaştı ki, dört İngiliz kadınından ancak biri, bir klitorisinin olduğunu ve klitorisin seksten alınan zevki artırdığını biliyordu. 

Bilgisizliğin yanı sıra korku ve suçluluk duygusu da yaratılıyordu. Viktorya döneminde İngiliz tıp dünyası, arkasına hükümeti ve kiliseyi alarak, kadınları, seksten aldıkları zevki pahalıya ödeyecekleri konusunda uyarıyordu. Doktorlar, cinsel ilişki sırasında hareket ederse kadının çocuğu olmayacağını, kuvvetli cinsel tahrikin hayatı kısalttığını, kadınların mastürbasyon yapmasının sağlıksız olduğunu ve oral seksin ağızda kansere neden olduğunu iddia ediyorlardı.


ÇOK KÜLTÜRLÜ SEKS

İnsanlık yüzlerce yıldır bastırdığı arzularını salıvermeye çok yakın. Binlerce yıldır bastırılmış şekilde var olan seksin çok cinsiyetli yönü, tarihin gizemli derinliklerinden baş veriyor.

Utanacak değilim. Tanrı beni kendi suretinde yarattı” diyordu Boy George açılma albümü olan “Cheapness and Beauty”de. Üstelik bu yıllar önceydi. Peki siz gay ve lezbiyenlerin son zamanlarda mı çoğaldığını düşünüyorsunuz? “Metroseksüel erkek” kavramı dilimize yeni düştü diye kadınsı yönünün farkında olan erkeklerin ve tarzı “normal”e göre daha sert olan kadınların sayısının son yıllarda mı arttığını zannediyorsunuz? Öyleyse çok yanılıyorsunuz. Çünkü gay samuraylar, Çin’li “şeftali yiyenler”, lezbiyen denizciler, çok cinsiyetli Amerikan yerlileri, dolunay şahitliğinde seks ayinleriyle Afrika kadın evliliği gelenekleriyle dünyamız, modern fantezileri gölgede bırakacak bir seks tarihine sahip. “İçkili bir toplantı. Konu, bu tür toplantılarda çoğu zaman olduğu gibi seks. Komedi oyunları yazarı Aristophanes, çevresindekilere cinsellik hikayelerinin ortaya çıkışını anlatıyor: ‘Başlangıçta üç cinsiyet varmış; erkek, dişi ve hermafrodit.

O zamanlar insanların görünüşleri çok farklıymış. Vücutları yuvarlakmış, dört kolları ve bacakları, iki yüzleri ve iki cinsel organları varmış. Ama bu insanlar çok güçlü oldukları ve tanrıların iktidarını tehdit ettikleri için Zeus hepsini tam ortadan ikiye ayırmış ve her bir yarının diğeri için özlem duymasına neden olmuş. Böylece başlangıçta hermafrodit bütünün bir dilimi olan erkek kadınları, kadın ise erkekleri çekici bulmaya başlamış. Başlangıçta kadın olan bütünün dilimi olan kadın kadınlara, başlangıçta erkek olan bütünün dilimi olan erkek ise erkeklere yakınlaşmak istemiş.” Bu hikaye, Platon?un”Şölen” adlı eserinde anlatılıyor. Bu eski eserde tabii ki “eşcinsel”ya da “transgender” gibi terimler kullanılmıyor; ama bunlarla ilişkili olgular insanlığın kendisi kadar eski.

Beden benim sana ne oluyor?

Sanayileşmiş kuzey ülkelerinde birkaç yüzyıldır “cinsel çeşitlilik hakkı” için yasal düzenleme çabaları arttı. Ama sonuç “normal”denilen heteroseksüellerle; “anormal”, “sapık” ya da “sapkın” denilen eşcinseller arasında keskin bir ayrım oldu. Artık direnme yönünde dünya çapında bir hareket var. Londra’daki South Bank Üniversitesi sosyoloji profesörü Jeffry Weeks, cinsel çeşitlilik açısından günümüzde asıl değişenin tarih tarafından sürekli olarak susturulanların bir patlamayla ortaya çıkışları olduğunu söylüyor: “Marjinalleştirilenler, her yerde eşitlik ve adalet istiyorlar. Önyargılara, ayrımcılığa, homofobiye ve baskılara karşı koyuyorlar.” İçinde bulunduğumuz “paradokslar çağı”nda seksüel tercihler konusunda ciddi bir karmaşa var. Kesin olan tek şey ise yüzlerce yıldır farklılıkları nedeniyle zulme uğrayan gay?ler, lezbiyenler, biseksüeller, travestiler, transseksüeller, transgendered?ler, hadımlar, interseksüeller, hermafroditlerden oluşan cinsel çeşitliliği kabullenme zorunluluğu.

Çok değil; daha 10 yıl önce eşcinsellerin bile “varolmadığının” iddia edildiği Güney yarıkürede ve zengin ülkerde sesi yükselen transgender hareketi, kadın ve erkekten oluşan ikili biyolojik ve toplumsal cinsiyet sistemini sorguluyor. Metis Yayınları’ndan çıkan “Cinsel Çeşitlilik/ Yönelimler, Politikalar, Haklar ve İhlaller” kitabının yazarı Vanessa Baird’in derlediği araştırmalara göre çok cinsiyetlilik tarihi, oldukça derin. Örneğin Kenya’nın Mombasa kentinde zengin müslüman kadınlar arasında; devrim öncesi Çin’de vejetaryen rahibe topluluklarında; Gana, Lesotho ve diğer Afrika ülkelerinde kadınlar arası evlilik geleneklerinde ve Avustralya Aborjin topluluklarında çok cinsiyetli gelenekler yaygın. Nedimesi Sarah Churchill’le uzun süreli ilişki yaşayan Britanya Kraliçesi Anne; sevgilileri arasında Marlene Dietrich ve Greta Garbo da olan İspanyol sosyetiği Mercedes de Acosta gibi ünlülerin geçmişleri de çarpıcı örneklerle dolu.

Antik Yunan’da seks kodları

Antik Yunan kültürü, mitolojilerdeki çok cinsiyetli hikayeleriyle bir fenomen. Örneğin baş tanrı Zeus, yakışıklılığının yanı sıra güzelliğiyle göz kamaştıran Ganymedes’e düşkünlüğü nedeniyle biseksüel olarak tasvir ediliyordu. Milattan sonra ikinci yüzyılda Roma’da yaşayan Yunanlı doktor Soranos’un yapıtlarının çevirilerinde “tribade” denilen kadınlardan söz ediliyor; “Bunlar iki tür seks de yaparlar. Ama kadınlarla ilişkiye girmeye erkeklerle olduğundan daha heveslidirler.” Başka ilgi çekici bir alıntı Artemeidorus Daldianus’tan: “Bir erkek için daha zengin ve yaşlı bir erkeğin içine girmesine izin vermek iyidir; çünkü böyle erkeklerden almak geleneklere uygundur.”Plutarkhos ise “Sevgi Üstüne Diyalog”da şöyle diyor: “İnsan güzelliğine aşık olan, erkek ve kadınların aşk konusunda giysilerinde olduğu kadar farklı olduklarını düşünmez. Her iki cinsle ilişkiye tamamen ve eşit derecede eğilimli olur.” Klasik Arap eserlerinde eşcinsellere sık sık tarafsız bir biçimde ayrı bir insan tipi olarak değiniliyor. Binbir Gece Masalları’nın en az üç yerinde eşcinsel aşkın mı, heteroseksüel aşkın mı tercih edilmesi gerektiği tartışılıyor. Tasavvufi gelenekten gelen şairlerin transgendered ve homoerotik davranış biçimlerine yönelimleri sır değil. Mevlana’nın eserleri gibi dünya edebiyatının en güzel erkek aşk şiirleri ilhamlarını bu gelenekten alıyorlar.

Seksi gondolcular

Avrupa’da rönesans dönemi de yaygın eşcinselliğin çağı olmuş. Çoğu soylunun kendi cinslerinden gözdeleri varmış. Londralı tüccarlar ve aktörler, Venedikli berber-cerrahlar ve gondolcular, Cenovalı matbaacılar, işçiler, hizmetkarlar ve denizciler, yani toplumsal yelpazenin her kesiminden erkekler birbirleriyle seks yapıyorlarmış. Ünlü ressam Donatello, çıraklarını “yeteneklerinden çok güzelliklerine bakarak” seçermiş. Dini nedenlerle seksten uzak dursa da Michelangelo’nun erkeklere hissettiği platonik tutkuyu herkes bilirmiş.

Araştırmaların gösterdiğine göre Amerika’nın yerli toplumlarında da eşcinsel ve transgender gelenekler yaygınmış. Hem kadınların hem erkeklerin yaptıkları eşcinsel evlilikler, erkek gibi giyinen ve davranan kadınlar, kadın gibi giyinen ve davranan erkekler çokmuş. Gay travestiler ise kabilenin şamanları ya da şifacılarıymış. Evlenmeyi, çocuk doğurmayı reddeden Yukon’daki kızlar erkekler gibi giyinir ve avlara katılırlarmış. Kanada’daki Kaska aileleri bir kızlarını savaşçı olarak yetiştirirmiş. Bu kız cinsel deneyimlerini sadece kadınlarla yaşarmış.

Şeftaliyi paylaşmak

Araştırmalara göre Afrika’daki yerliler de evreni siyah-beyaz, kadın-erkek, iyi-kötü kutuplarından oluşmuş olarak algılamıyordu. Bir kişi için “doğal“olan ruhların o kişiye ne anlattığıydı. Yaşlı bir yerlinin deyişiyle: “Bizim için insan, doğa ve düşleri onu nasıl yaptıysa öyledir. Onu olmak istediği gibi kabul ederiz.” Günümüz Amerikan yerlisi kökenli eşcinsel ve transgendered kişiler de, tarihlerinden güç aldıklarını gizlemiyorlar. Apaçi ve İskoç-İrlandalı melezi Gary Bowen, “Transgender’lığım bana Ruh tarafından verilen kutsal bir dürtü; beyaz tıp tarafından keşfedilmiş bir nevroz değil. Atalarımın yolunda yürüyorum” diyor. Eşcinselliğin Çin’de belgelenmiş uzun bir tarihi var. “Savaşan Krallıkların Vakayinamesi’nde, önemli şahsiyetlerin eşcinselliklerini açıkça ortaya koyan çok sayıda biyografi yer alıyor. Örneğin Vei Dükü Ling ve bakanı Ni Xia arasında duygusal bir ilişki varmış. Bir gün meyve bahçesinde dolaşırlarken Ni ağaçtan şeftali koparıp ısırmış. Lezzetli bulduğu şeftalinin kalanını düke ikram etmiş.

Erkekler arasındaki eşcinsel aşktan söz ederken yaygın biçimde kullanılan “paylaşılan şeftali aşkı” sözü bu hikayeden geliyor. Tarihçi Vivien W Ng, resmi tarihin ünlülerin eşcinsel yönelimlerini gizlemediğini yazıyor. “Eski Han Tarihi’nden son imparator Aidid’in birçok erkek sevgilisi olduğunu ve bunlardan Dong Xian^’a düşkün olduğunu öğreniyoruz. Bir gün Dong başı imparatorun omzunda uyurken, imparatorun bir ziyaretçisi gelmiş. İmparator sevgilisini uyandırmamak için elbisesinin kolunu kesmiş. Bu hikayeden de eşcinsel aşk için kullanılan diğer edebi ifade doğmuş: Duanxiu (kesik yen).

Günümüzde Uganda’daki Langolar, Kenya’daki Muruslar, Güney Zambiya’daki İlaslar ve Güney Afrika’daki Zulular gibi pek çok Afrika kültüründe eşcinsel ve transgendered erkekler ruhani görevliler. 16-19′ncu yüzyıl arası Afrika kıtasından getirilen çoğu Yoruba dinine mensup 12 milyon Afrikalı için kullanılan en az 25 terim var. Örneğin “adodi” kelimesi eşcinsel, biseksüel ve transgendered erkekler için; “alakuata” kelimesi ise lezbiyen, biseksüel ve transgendered kadınlar için kullanılıyor.

Bütün mutlulukların merkezi

Bugün Sudan’ın güneybatısı, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin kuzeyi ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nin güneydoğusundaki Azandeler, 20′nci yüzyıla kadar kuşaklar arası bir homoerotizm yaşamış. Azande kadınları da, erkekleri de yoğun bir eşcinsel erotizme sahiplermiş. Lezbiyenler özellikle prenslerin saraylarında yaşayan kadınlar arasından çıkıyormuş. Ağaç kökünden üretilen bir penis kullanırlarmış. Lezbiyenliğin büyüsel çağrışımları varmış. Çinli budist rahibeler arasında da lezbiyen ve trangender davranışlar çok yaygınmış.

16′ncı yüzyıldan sonra kurulmuş olan On Kız Kardeş Budist Rahibe Topluluğu, heteroseksüel evliliğe direnişi, tutkulu dostluğu ve lezbiyen ilişkiyi benimsemiş; eşcinsel evlilik törenleri düzenlemiş. 19′ncu yüzyılda Güney Çin’in Guandong eyaletinde binlerce kadın, rahibe toplulukları kurarak ilişki kurmuşlar ve asla bir erkekle evlenmeyeceklerine dair Tanrıça Yin’e ant içmişler. Erken dönem Budizm’indeki Hint kökenli “cataka” hikayelerinde Buddha’yla öğrencisi Ananda arasındaki sevginin de, eşcinsel ilişkiyi işaret ettiği söyleniyor. İki yakışıklı brahman olan Buddha ve Ananda’nın birbirlerinden ayrılmamak için evlenmedikleri biliniyor.

Hinduizmin bir kolu olan tantra geleneğinde de kadın cinselliğine çok değer veriliyor ve lezbiyenliğe dinsel kutsallık tanınıyor. Kadınlık organı bütün mutlulukların merkezi olarak görülüyor. Bhubanesvar’da bulunan bir heykel biri diz çöken, diğeri ayakta duran ve tanrısallığını gösterecek şekilde sağ elini havada tutan iki kadını tasvir ediyor. Diz çöken kadının yüzü, ayaktaki kadının venüs tepesinde olarak görünüyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuzla Bonoboizmin gelişmesine katkıda bulunun...

Paylaşmak Çoğalmaktır..